









TRANS-DISCURSIVE APPROACHES ON URBAN PRACTICES; AN AUTONOMOUS FORM OF RECLAIMING THE CITY
(OR A FORGOTTEN SPATIAL CONTEXT: SPOLIA)
Kentsel pratiklere söylemaşırı yaklaşım: Otonom-ve anonim- bir müdahale biçimi (ya da unutulmuş bir pratik: Spolia)
Spolia: Traces Across Waters is a research-driven visual and conceptual project exploring the afterlives of architectural fragments—columns, marbles, portals, and reliefs—as they travel across Mediterranean (port) cities and become re-inscribed into new urban narratives. Through photography, archival research, mapping, and fieldwork in Venice, İstanbul, Athens, Ankara, Gallipoli the project examines how these fragments serve not only as reused materials but also as vessels of memory, movement, and transformation. The project investigates spolia as both a physical and symbolic gesture, situating it within contemporary discussions of ecological reuse, historical continuity, and layered urban identity.
SPOLIA
Research project | Photography | Fieldwork | Mapping
2020–ongoing
Spolia examines the displacement, reuse and continuity of architectural fragments across different historical periods and urban contexts.
Originating during my doctoral research in 2020, the project follows architectural objects after their original function has ended. Once detached from their initial context, fragments establish new spatial relationships, acquire different meanings and continue their existence through changing forms of use. Their significance lies in the continuity they construct rather than in the moment from which they originate.
Fieldwork carried out in Venice, Ankara Castle, Istanbul and other Mediterranean cities gradually shifted the project towards the broader notion of urban fragments. Reused building elements, anonymous interventions, adaptive transformations and overlooked material traces are approached as relational components of the urban fabric. Read together, they reveal the layered structure of the city and the temporal encounters embedded within it.
Photography, drawing and mapping constitute the primary modes of observation. Walking becomes a method of reading the city through its fragments, following material continuities that remain visible despite changing political, cultural and spatial contexts.
Spolia continues as an open-ended body of work that investigates the relationships between architectural continuity, urban memory and material transformation.
Notlar:
Mimari nesnelerin biteviye işlev değiştirmesi ve değişen toplumsal iklime uyum sağlamak için kimi yapı parçalarının yeniden kullanımı; mimarlık pratiğindeki ideolojik ve teknolojik dönüşümlerinin kentsel mekâna yansıdığı örnekler arasında dönemlerarası benzerlikler kurulmasını sağlar. Bu benzerlikleri kurmak üzere ‘kentsel yeniden kullanım’ (urban reuse) kavramından faydalanılmaktadır. Bunun sebebi mimari nesneleri bağlamından kopararak zaman ötesine taşıyan bir terime kucak açmasıdır: Bu durum söylemaşırılığın hem biçimsel ve proaktif bir ifadeyi, hem de değişken ve kaygan bir zemini tarifliyor olmasında yatmaktadır. Söylemaşırılık, “bir bilgiyi kendi bağlamından farklı biçimde yeniden üretmeye; üretilen bir biçimin bağlam değiştirmek suretiyle başka bir alanın içine taşınmasını” tarifler (Tanyeli, 2018). Söylemaşırı pratikler (transdiscursive practices), bir söylemin bir başka bilgi alanı içine yerleştirilmesi, bir nevi devşirilmesidir. Bu başkalaşım, yeni ‘yetenekler’ kazanmayı belirtirken; tek yönlü ve geri döndürülemez bir aktarım olmak yerine kendine bağıl anlamlarıyla birlikte, her yöne doğru ve süreklidir. Mimari nesnenin sürekliliği, bu çerçevede, adapte olabilen, uyarlanabilir ve uyumlanabilir olmanın, toplumsal bir müdahale biçimiyle kente eklenen anonim ve dönüştürücü adaptasyonların kavranmasına çalışılmaktadır. Mimari nesne, tarihsel olarak aşındırılan bir anlam ifade eder; kentsel mekânda süreklilik kazanmak için yeni yetenekler kazanmalıdır: bu hem bağlam, hem işlev, hem de anlam açısından gerçekleşebilir. Örneğin, geç antik dönemlerde sembolik veya kutsal anlamlar taşıyan yapı elemanları, bir sonraki dönemde sadece yapıda strüktürel bir eleman olarak değerlendirilmekte, bu anlamda ideolojik anlamlar taşıyan bir öğe olmak yerine bambaşka anlamlara evrilebilmektedir. Veya bir santral yapısı bir okula, bir fabrika bacası kamusal alan imlecine, fabrika binaları bir kültür yapısına, bir müzeye dönüşebilmektedir. Bu geçirgenlik/dönüşebilirlik mimarlık pratiğinin kemikleşmiş ve daha durağan olduğu varsayılan süreçlerini de bir biçimde yapı bozumuna hazır hale getirmiştir. Bu anlamda spolia gibi kabaca devşirme örnekleri; uyarlanabilirlik, değişen gündelik hayat pratikleri çerçevesinde dönüşebilirlik, adapte edilebilirlik üzerinden söylemaşırı bir eylemsellik niteliği taşıdığı düşünülerek ele alınmaktadır.
Değişen gündeliğin mimarlik pratiğine etkisi, mimarlık pratiğinin gündeme adaptasyonunda; gelişen teknoloji ve araçlara ürettiği reflekslerde belirir. Tasarımın biçim değiştirmesi ve mevcut yapıların işlev değiştirmesinin yanında temsil biçimlerinde gerçekleşen bu dönüşüm, mekânda yeni bir dil olarak karşılık bulur. Mekânsal pratiklerde gerçekleşen bu değişim, “yeniden üretilen” gündelik pratiklere işleyiş bakımından da adapte olur. “Yeni şartların gereklerine cevap vermek üzere” özgün amaçlarından farklı şekilde kullanılan mimari üretimler geniş bir yelpazede benzer sebep ve amaçlar güdülerek kentsel mekânda proaktif bir çaba güden aktörler tarafından “yeniden” ayaklandırılıyorlar (reincarnate). Tüm bunlara daha geniş bir tarihsel perspektiften bakacak olursak; kendini bitimsizce “yeniden üretme” kavramı, bir nesneyi bağlamından kopararak onu söylemaşırı hale getirme edimidir; mimarlığın salt tasarım ve yaratım pratikleri için değil, ortaya konmuş mimari üretimlerin sosyo-ekonomik değişimler ekseninde dönüşümünü açıklamak için de genel bir çerçeve sunmaktadır. Kentsel mekânda imge olarak yeniden üretilen bu nesneler; bir nevi aşkınlaşmakta, böylelikle yenidenliğin sürekliliğine dahil olmaktadırlar.
Bu kültürel çarpışma ve melezlenme, sütun başlıklarından yılanlara sarılı kavuklara, aslan başının mitik imgesinden dinsel öğelere birbirinin içine geçmiş bir mekansallık üretir. Artık neyi imlediği belli olmayan bir tarihsellik içinde zamansallığı bulanıklaştırır; birbirine karıştırır. Homojenleşmez fakat birbirinden kopamaz biçimde de birleşmiştir. Mimari nesnelerin kurduğu ilişkinin zamansallıkları üzerinden, mekanın dönüşümünün okunacağı bir izlek sunulmaktadır. İşlevsel olarak değişen, anlamsal ve biçimsel olarak bağlamından kopan, yerinden edilen nesneler, hem dahil oldukları geçmişin hem de bugünun katı gerçekliğini yıkan araçlara dönüşürler. Zamanı bükebilen bir dokunun tahayyül edilmesine olanak sağlarlar.
Devşirmenin estetiğinin olasılıklar arasından (ve çoğunlukla optimum koşulları yakalamak adına) seçilen bir rastlantısallık ile belirlenmesi, tasarımın steril estetiğinden sıyrılmayı, kimi zaman yapılı çevrede dikte edilen tasarım teröründen kurtulmayı, aynı zamanda ekolojik açıdan daha anlamlı olabilecek bir tasarımsal yaklaşım olarak yeniden değerlendirmenin avantajlarını düşünmeye çağırıyor. Geri dönüştürülen mimari nesneler, kentin performatifliği açısından, kamusal ve özel alanlardaki hayatı biçimlendiren iktidarın, katı, doğrusal ve homojen yaklaşımlarından daha farklı bir süreç öneriyor. Hayatın tüm yönlerine dayatılmış tekdüze estetiğin bir metaforu olarak, mimari nesnelerin devşirilmesini düşünmek, tasarım alanında yeni yaklaşımların oluşmasına alan açabilir.
Devşirme malzemenin görünüşte oldukça keyfi bir estetikle kurduğu mekânsal dil, kendi bağlamından kopmuş rastgele unsurların birleşimiyle; tekdüzelikten aşkın bir biçimselliğe erişmektedir, böylelikle kendini aşar; kendinde mevcut olanlar da dahil olmak üzere kalıplaşmış estetik ve pragmatik yaklaşımın nüvelerini reddeder: Bir nevi olağanlık ve kendiliğindenlik kazanır. Bu ‘kendinden koparak’ türeyen kendiliğindenlik; sadece malzeme, yüzey ve desenler gibi kimi yüzeysel unsurlar üzerinden değil, zamansal ve mekânsal bağlamlarda da okunabilir. Çeşitli kültürler arasında gerçekleşen zamanlar ötesi melezlenmenin bir görüntüsünü oluştururlar; böylelikle mimari nesneleri onları ağırlaştıran anlamlarından arındırır, özgürleştirirler. Bu nesneleri dönüştürmek, onları katılaşan mevcut anlam ve formlarının ötesine taşır, ve zamansal bir sürekliğe ve yeniden üretilmiş bir döngüye sokar. Bu yaklaşım, nesneler üzerinden yeniden düşünmeyi mümkün kılarak anonim ve otonom bir mekânsal üretim pratiğini çağırırlar.
The façade of St. Mark’s Basilica in Venice is famously adorned with spolia brought from Constantinople during the Fourth Crusade in 1204—marble columns, capitals, and sculptural fragments 2024 © Nilüfer Karanfil Büyükyıldırım